|
A - I n f o s
|
|
a multi-lingual news service by, for, and about anarchists
**
News in all languages
Last 40 posts (Homepage)
Last two
weeks' posts
Our
archives of old posts
The last 100 posts, according
to language
Greek_
中文 Chinese_
Castellano_
Catalan_
Deutsch_
Nederlands_
English_
Français_
Italiano_
Polski_
Português_
Russkyi_
Suomi_
Svenska_
Türkçe_
_The.Supplement
The First Few Lines of The Last 10 posts in:
Castellano_
Deutsch_
Nederlands_
English_
Français_
Italiano_
Polski_
Português_
Russkyi_
Suomi_
Svenska_
Türkçe_
First few lines of all posts of last 24 hours |
of past 30 days |
of 2002 |
of 2003 |
of 2004 |
of 2005 |
of 2006 |
of 2007 |
of 2008 |
of 2009 |
of 2010 |
of 2011 |
of 2012 |
of 2013 |
of 2014 |
of 2015 |
of 2016 |
of 2017 |
of 2018 |
of 2019 |
of 2020 |
of 2021 |
of 2022 |
of 2023 |
of 2024 |
of 2025 |
of 2026
Syndication Of A-Infos - including
RDF - How to Syndicate A-Infos
Subscribe to the a-infos newsgroups
(tr) Turkey, Yeryuzu Postasi: Fikirler Tahliye Edilemez – Aristotelis Chantzis (ca, de, en, it, pt) [makine çevirisi]
Date
Wed, 24 Jun 2026 08:06:17 +0300
Yunanistan’ın başkenti Atina’da bulunan Alexandras Caddesi üzerinde yer
alan Prosfygika bölgesinin, kentsel dönüşüm adı altında tahliye
edilmesine karşı İşgal Edilmiş Mülteci Evleri (Prosfygika) Topluluğu
uzun süredir direniyor. Prosfygika üyesi Aristotelis Chantzis de 5
Şubat’tan bu yana açlık grevinde. Chantzis’in 30 Nisan’da kaleme aldığı,
Prosfygika Çeviri Yapısı tarafından Türkçe’ye tercüme edilen mektubu
yayınlıyoruz.
Yeryüzü Postası
Yoldaşımız Aristotelis Chantzis’in 5 Şubat 2026’da başlattığı ve bugün
92. gününe ulaşan açlık grevi sürecinde kaleme aldığı bu metni Türkçe
olarak paylaşıyoruz. 30 Nisan’da Yunanca yayımlanan metnin ardından
süreçte önemli gelişmeler yaşandı: 1 Mayıs geride kaldı, Suzon Doppagne
yoldaşımız Yunanistan Parlamentosu önünde açlık grevine başladığını
duyurdu ve Filistin ablukasını kırmayı hedefleyen filo girişimi yeni bir
evreye girdi. Bu gelişmelere rağmen metin güncelliğini tamamen koruyor.
Ortak mücadele ve dayanışma çağrısının Türkçe okurla buluşmasının önemli
olduğunu düşünüyoruz.
Prosfygika Çeviri Yapısı
5 Şubat 2026’da başlattığım açlık grevinin daha iyi anlaşılması
amacıyla; açlık grevine başlarken, “Topluma, aileme, arkadaşlarıma
mesaj” başlığıyla kısa ama kapsamlı olduğunu düşündüğüm bir mektup
yazmıştım. Asıl konuya geçmeden önce şunu belirtmeliyim: Açlık grevinin
başlangıcından bu satırların yazıldığı ana kadar, mesajımla hitap
ettiğim üç kategoriden kişiler bana yaklaştı –kimi cesaretle, kimi
pervasızlıkla, kimi de bana olan yakınlıklarına dayanarak; kimisi
doğrudan, kimisi dolaylı yollarla– kararımdan vazgeçirmeye çalıştı.
Açlık grevine başlamadan önce zaten biliyordum ki; hem ben kişisel
olarak, hem Topluluk ve özellikle diğer politik üyeler bu durumla
yüzleşmek zorunda kalacaktık. Ayrıca biliyorum ki; sağlık durumum
kötüleştikçe, açlık grevini bırakmam yönündeki çağrılar da artacaktı. Şu
ana kadar sınırı aşıp düşmanlığa dönüşmediği için bunları yalnızca not
ediyorum. Bu sınır şu anlama gelir: İşgal Edilmiş Mülteci Evleri
(Prosfygika) Topluluğu’nun politik bir üyesi olarak temsil ettiğim şeye
karşı düşmanca tavır sergilememek; dar ya da geniş çevrelerde yorum
yapmaya, Topluluğa ya da diğer üyelerine doğrudan ya da dolaylı
saldırmaya başlamamak. Bu şekilde davranan biri –içgüdülerini ya da
dürtülerini kontrol edemese bile– yalnızca İşgal Edilmiş Mülteci Evleri
(Prosfygika) Topluluğu’nu değil, genel olarak topluluklar, öz
örgütlenme, dayanışma, toplumsal direniş dünyasına ve açlık grevi
mücadele aracının kendisine karşı dolaylı biçimde baskı değirmenine su
taşımış olur.
Şunu açıkça belirtmeliyim: Bana yaklaşanların hiçbirini ne bana, ne
Topluluğa, ne de genel olarak harekete karşı “düşman” olarak
nitelendiriyorum. Tam tersine, bunu, bana ve kişiliğime duyulan sevgiden
ve yaşamım için en iyi niyetlerle yaptıklarını anlıyorum. Bu kişilerin
hepsi dayanışma gösteriyor; bir kısmı bunun da ötesine geçiyor. Bununla
birlikte, baskı mekanizmalarının içgüdüleri, duyguları ve dürtüleri ne
denli sömürebildiğini vurgulamak istiyorum; bu, bazı durumlarda yalnızca
bireyleri ya da örgütleri değil, büyük toplumsal kitleleri yönlendirmeye
yetecek düzeye ulaşabiliyor.
Toplumları ve hareketleri manipüle etmek için özel savaş
Türkiye, Kuzey Kürdistan, Filistin, ABD ve başka yerlerdeki siyasi
mahkumların açlık grevlerini kırmak için devlet aygıtlarının çokça
kullandığı çeşitli yöntemlere genel olarak değinmeyeceğim; bunun yerine
ağırlıklı olarak Kuzey İrlanda deneyimine ve Britanyalı yetkililerin
“capitulation” (teslim alma) olarak adlandırdığı şeye odaklanacağım.
Geçen on yılda Kuzey İrlanda Ulusal Arşivleri’nden sızdırılan
belgelerde, açlık grevlerini bastırmanın yöntemlerinden birinin,
grevciyi teslim almak –yani ailelerinin ıstırabını Katolik rahiplerle
işbirliği yaparak manipüle etmek ya da doğrudan kullanmak ve grevciyi
açlık grevini kırmaya ikna etmek– olduğuna dair referanslar yer
almaktadır. Her ne kadar “teslim alma” hedefi birkaç istisna dışında
büyük başarı elde etmemiş olsa da, grevci ailelerin IRA üzerinde açlık
grevlerinin durdurulması yönünde önemli bir baskı uyguladığı gerçeğini
göz ardı edemeyiz. Aynı şekilde ailelerin onayıyla, komaya giren her
grevci açlık grevini sona erdirdi. Burada bu kararın doğru olup
olmadığını yargılamıyorum; yalnızca tarihsel gerçeği aktarıyorum.
Duygusal manipülasyon yalnızca bir taktik değil, toplumları yönetmenin
ve hareketleri bastırmanın başlıca silahlarından biridir; çünkü
içgüdüler, duygular ve dürtüler, çoğu zaman mantıktan bağımsız işleyen
ilkel bir hayatta kalma sistemi oluşturur. Açlık, susuzluk ve üreme gibi
temel hayatta kalma içgüdüleri, beynin duygusal merkezi olan amigdala
bölgesini –özellikle korku ve kaygı altında– ön prefrontal korteksi
devre dışı bırakacak biçimde çok daha hızlı harekete geçirir.
Açlık grevinin ilk haftalarında, Leoforos Alexandras Caddesi üzerindeki
imza toplama çadırındayken bir yabancı bana yaklaştı; kendini yakın
bölgede çalışan, solcu görüşlü bir sağlıkçı olarak tanıttı ve sağlığımda
kalıcı hasar oluşacağı, kendi kendimi mahvetmeye değmeyeceği için grevi
bırakmam gerektiğini söylemeye başladı. “Buradaki herkes güzel güzel
yiyor” derken bildiri dağıtan iki genç yoldaşı işaret edip onları “tok
karnına bildiri dağıtan sahte dayanışmacılar” olarak suçladı. Bana
yaklaşmasından onu derhal yoluna devam etmeye davet etmeme kadar geçen
sürede, bir topluluğun tamamını aşağılamak ve üstelik orada bulunan genç
yoldaşların duygularıyla oynamak gibi bir bayağılık içindeydi; üslubu,
muhataplarına panik, korku ve şüphe aşılamaya çalışan bir yapıdaydı. Bu
somut vaka fazlasıyla cüretkâr bir örnek olsa da şunu söylemeliyim: Tüm
bu süreçte bu açlık grevinin buna değip değmediğini sorgulayan pek çok
kişi yaklaştı bana. Bunların bir kısmının en iyi niyetle hareket
ettiğinden eminim ama niyetleri yargılamak buradaki amacım değil. Yine
de kimseyi istihbarat ajanı olarak damgalamadığımı tekrarlamalıyım –bana
yaklaşan onlarca yabancı arasında birinin böyle biri olma ihtimalini de
dışlamıyorum. Fakat niyetten bağımsız olarak, şüphe tohumları ekme,
güvensizlik yayma ve kara çalma pratiği, karşı devrim güçleri tarafından
hareketleri bölmek ya da aynı örgüt içindeki veya farklı örgütler
arasındaki kadroları birbirine tasfiye ettirmek amacıyla tarih boyunca
kullanılmıştır. FBI, Kara Panterler Partisi’ne karşı mücadelede
COINTELPRO kapsamında “Bad-Jacketing” yöntemini tam da bunun için uyguladı.
Devletler ve emperyalizm, direnişi kırmak için etkili yöntemleri
yalnızca kullanmakla kalmaz; bu deneyimi birbirlerine aktarır, devreder
ve geliştirir. Teknoloji, yapay zekâ ve sosyal medya çağında, iktidarın
içgüdüleri, duyguları ve dürtüleri manipülasyonu, artık kitlesel,
hedefli, son derece hızlı ve anlık olarak gerçekleşebilmektedir. Biraz
gülünç görünebilir ama şunu deneyimledim: Kullandığım bazı sosyal medya
hesaplarımda, trigliserid açısından zengin yemeklerin iştah kabartan bir
biçimde servis edildiği ya da gösterişle tüketildiği videolar sık sık
karşıma çıkmaya başladı. Bu videolar elbette reklam amaçlı olarak zaten
internette her yerde mevcut ve benim için üretilmedi ama böyle
içeriklere herhangi bir ilgi göstermemişken hesabımda belirmeleri biraz
tuhaf. Bununla birlikte, salt bu spesifik deneyimi aktarmak istedim
–belki de tesadüfi bir durum. Asıl önemli bulduğum başka bir şeye
odaklanmak istiyorum. Sosyal medyada sayısız hesap var; troller ve
botlar. Bunlar yorumlar, yanıtlar ve paylaşımlarla önemli durumları
küçümsüyor, mücadeleleri değersizleştiriyor, kişiliklere suikast
düzenliyor, anlaşmazlıkları körüklüyor, karakterleri, kolektifleri ya da
çeşitli eğilimleri karalıyor. Bunları genellikle küçümsüyor, engelliyor
ya da yanıt vermeden geçiyoruz. Ama onlar sosyal medya dünyasında
varlığını sürdürüyor ve çeşitli toplumsal grupların reflekslerini, korku
ve kıskançlık gibi duygularını ya da erotik arzularını harekete
geçirerek kamuoyunun bilincini etkileyebiliyor. Ne yazık ki sosyal
medya, kitlesel ve hedefli biçimde cinsiyetçiliği, kadın bedeninin
nesneleştirilmesini, kadın düşmanlığını, tecavüz kültürünü, kıskançlığı,
ulaşılmaz hayalleri, sahte gerçeklikleri ve sahte haberleri
yaygınlaştırarak –yine hep içgüdüleri, duyguları ve dürtüleri
kullanarak– toplumsal dokuyu ciddi biçimde parçalıyor. Bununla birlikte,
bu mecraların toplumun tamamı tarafından kitlesel olarak kullanıldığı
gerçeği göz önünde bulundurulduğunda, bu mecralara müdahil olmak
–topluma ulaşmanın diğer biçimleriyle ve propaganda faaliyetiyle paralel
yürütülerek– bir zorunluluktur.
Halihazırda, “alışılmadık eylemlerle” ilişkilendirilen klasik mahkum
tipine uymayan yakın dönem örneklerinden biri olan Panos Routsis’in[1]
açlık grevi sırasında maruz kaldığı karalama kampanyası üzerinden ortak
bir deneyim yaşadık. Sosyal medyada çeşitli trollerin ona nasıl çamur
attığını gördük. Benzer biçimde benim durumumda da pek çok yorum gördüm:
Grevi keyfi biçimde sorguluyor, insan vücudunun açlığa dayanma sınırını
çoktan aştığımı öne sürüyor, Bobby Sands’i örnek gösteriyor ve genel
olarak mücadeleyi küçümsemeye, değersizleştirmeye, gülünçleştirmeye
çalışıyorlar. Büyük medya kuruluşları sustuğu ve konunun hak ettiği
ölçüde gündeme taşınması için gerekli baskılar uygulanmadığı sürece,
propaganda mekanizmaları kamuoyunu şekillendirmeye devam ediyor; öyle ki
grevci sağlığının artık kritik bir eşiğe ulaştığı noktada kamuoyunda
çoktan bir kanaat oluşturulmuş oluyor. Amaç hem grevci üzerinde hem de
dayanışma hareketi üzerinde psikolojik baskı ve tükenme yaratmak.
Duyguları politikleştirmek
İyi niyetli olarak beni ikna etmeye çalışanlar, bunu açıkça bir duygudan
hareketle yapıyor. Ya kalıcı zarar göreceğim veya hayatımı kaybedeceğim
düşüncesiyle duydukları üzüntüden; ya da Topluluğumun beni kullandığı ve
bırakmam için teşvik etmediği düşüncesiyle hissettikleri öfke veya
tiksintiden. Duyguların bileşiminden kaygı, öfke, keder, umutsuzluk gibi
karmaşık duygular doğduğunu biliyoruz. Bu duygular bir insanın
davranışını etkileyebilir, onu kötü bir durumu önlemek için harekete
geçirebilir ya da tam tersine yılgınlığa sürükleyebilir. Yalnızca
parantez içinde değineceğim: Mücadelede en kötü şey umutsuzluktur –yani
mücadelenin doğru yürütüleceğine, zafer kazanılacağına duyulan inancın
yitirilmesi, umudun tükenmesi. Umut olmadan hiçbir normallik güvencesi
kalmaz; işler ne kadar kötü giderse gitsin, umut olduğu sürece itici güç
vardır; umudu yitirmek ataleti getirir. Daha karmaşık bir toplumsal
duygu da aşağılamadır; ister Topluluğa ve taleplerine yönelik, ister
kişiliğime yönelik olsun. Karmaşık duyguların en yükseği ise kuşkusuz
sevgidir –ve burada biraz durmak istiyorum. Sevgi olarak
yorumladığımızın her zaman olumlu bir şey olduğundan emin miyiz?
Egemenlik dünyasının etkilerini taşımadığından ve onu yeniden
üretmediğinden emin miyiz? Nitekim kendi kişiliklerimiz de ataerkillik,
devlet, kapitalizm ve bireyselleşme sisteminin bizi biçimlendirmesinin
sonucu olarak farklı eğilimler ve bir yığın çelişki barındırmıyor mu?
Sevdiği insanın seçimlerine saygı duymadan sevebilir mi biri? Sevgi adı
altında işlenen suçlara götürecek bir dizi toksik duygu ve davranışa
burada ayrıntılı olarak değinmeyeceğim.
Kesinlikle var olmak için bu denli faydalı olan içgüdüleri, duyguları ve
dürtüleri şeytanlaştırmak amacıyla bunları söylemiyorum. Bununla
birlikte, her şeyden önce toplumsal varlıklar olarak ve üstelik devrimci
güçler olarak bu duyguların bizi yönlendirdiği davranışları denetlemeyi
öğrenmek son derece önemlidir; özellikle de karşı devrim güçlerinin
toplum kontrolü için bunları kullandığını bildiğimizde. Duygular büyük
ölçüde yetiştiğimiz toplumlar, kurallar, değerler ve ideolojiler
tarafından inşa edilir; bir kısmı ise dönemin iktidarları tarafından
bastırılır ya da kısıtlanır. Her koşulda duygular kimliğimizi tanımlar.
Kendimizi ne kadar iyi tanırsak, nasıl yaşamak istediğimizi ve
hedeflerimizin ne olduğunu o kadar biliriz; bu da dürtülerimizi
amaçlarımıza, siyasi kimliğimize, kolektif süreçlerimizde
geliştirdiğimiz ahlaka, topluluklarımıza ve toplumlarımıza göre
denetlememizi kolaylaştırır.
İktidar her zaman –ve sömürgecilik döneminde çok daha yoğun biçimde–
sömürgeleştirilen ya da sömürgeleştirilmek istenen halkların imgesini
kendi çıkarlarına hizmet edecek şekilde kurgulamak, kültürel
kimliklerini bozmak, onlara boyun eğdirmek ve nihayetinde
sömürgeleştirmek için yöntemler kullandı. Yunanistan’daki tövbe
bildirgeleri, CIA tarafından finanse edilen ve sonradan siyasi
mahkumlara ve savaş esirlerine uygulanan akıl hastalarına yönelik
elektroşok deneyleri… Dünya genelinde toplumlar üzerinde uygulanmaya
devam eden bu yöntemler, klasik işkence biçimlerinden başlayarak sosyal
medyaya, uyuşturucunun yayılmasına, modaya, müziğe ve sinemaya kadar her
şey; bireylerin ve toplumların kimliklerini yitirmeleri için araç ve
yöntemlere dönüşmüş ya da dönüştürülmüştür.
Sosyal bağların, dayanışma yapılarının, öz örgütlenmenin ve
kolektivizasyonun inşası –bireyin ortak işlerde etkin rol almasına ve
toplumların ortaklaşa tanınan maddi-manevi ihtiyaçları temelinde kendi
kurumlarını oluşturmasına olanak tanıyan bu inşa– devlet ve
kapitalizmden gelen yabancılaşma saldırısına karşı toplumların gerçek öz
savunmasıdır. Böylece öz bilince sahip olacak ve toplumlar olarak
iktidar kültürüne yabancılaştırılmadan kendi yönümüzü belirleyebileceğiz.
İşgal Edilmiş Mülteci Evleri (Prosfygika) Topluluğu, kolektif kimliğini
sürekli inşa etme yolculuğunda, kendisine kolektif kimlik & öz savunma
ya da bireyselleşme ikilemi sunulduğunda, en azından gerekli asgari öz
kurumlaşma düzeyine ulaştığı için bunu soğukkanlılıkla yanıtlayabildi.
Samimi toplumsal ilişkiler, ahlaki kurallar, hoşgörü ve kapsayıcılık
bütünü içinde, bireyin kişiliğinin kolektif toplumsal kimlik içinde
güçlendiği tüm uygun süreçler toplulukta işliyor. Toplulukçu kültür, her
“ben”i “biz”i savunma kararı almaya iten katalizördür. Bu koşullar
altında, kolektif kimliğimizi savunmak için –Zalongo’yu[2] birlikte
raksetsek bile– ellerimizi birleştirme kararı aldık.
İnisiyatifi refleksten, eylemi tepkiden ayıran şey
Bireysel inisiyatif, baskı altında paniğin anlık bir parıltısı ya da bir
refleksi değildir. Sonuçta o kadar da bireysel değildir; onu
gerçekleştiren birey üzerinde belirli koşullar altında etkili olan bir
dizi durumun ve sürecin ürünüdür. Örneğin, hangi aklı başında insan,
inisiyatifinin güçleneceğini ve iyi bir sonuç vermesi için gerekli tüm
koşulların mevcut olduğundan emin olmadan böyle bir girişimin riskini
göze alır? İnisiyatifinin güdüsü, etik çerçevesi ve sonucu nihayetinde
bunlar o girişimin doğru olup olmadığını belirler.
İşçi Bayramı günü açlık grevimin 86. gününde olacağım ve bu satırlar
yazılırken Attika Bölgesi, Atina Belediyesi, devlet ve hükümet ile
bunlar tarafından denetlenen büyük medya kuruluşları, Topluluğun
taleplerine, haklı mücadelemize ve sağlık durumuma karakteristik bir
ilgisizlik sergiledi. Baskının artmasına ya da meselenin susturulmasına
karşın, ilk günlerden itibaren ölüme kadar sürdürülen açlık grevi
girişiminin Topluluğun diğer üyeleri tarafından da güçlendirileceğini
açıklamıştık. 1 Mayıs’ta, iki açlık grevcisi el ele vererek öne çıkacak
ve August Spies’ın şu sözlerini yüksek sesle haykıracağız: “Bir gün
gelecek, bizim sessizliğimiz bugün boğduğunuz seslerden daha güçlü
olacaktır.”
Kararımdan vazgeçirmek isteyenlere borçlu olduğum yanıt İster
Topluluğum, ister arkadaşlarım ve yoldaşlarım, ister ailem, ister
dayanışmacılar olun; beni nasıl ikna edebilirsiniz? Bu karar, bilinçli
olarak amaçlara, araçlara ve risklere odaklanmış, bedeli ve kazanımı
tartmış, kolektif kimliğimize hem şimdiki koşullar içinde, hem evrimsel
dinamik olarak, hem de bireyselleşme dünyasına karşı bir önerme olarak
derin bir inançla bağlı, anarşist olarak toplumsal hareketlere adanmış
bir insanın kararından ibaret değil ki. Tümüyle ve bırakmak istediği iz
itibarıyla toplulukçu yaşam biçiminin kolektif kimliğini barındıran bir
inisiyatif, bireyin kaçışına dayanan bireyselleşmiş bir çözümle nasıl
çökertilеbilir?
Bunu şundan daha açık ifade edemem: Açlık grevi kararının alındığı
koşullar şunlardır; yaklaşan ölümler, toplama kampları, sınır dışı
etmeler, hukuki kovuşturmalar, savunmasız toplumsal grupların,
çocukların ve ailelerin kökünden sökülüp atılması. Bunların hepsi
Prosfygika’nın “yeniden düzenlenmesi” adı altında baskı ve zorla
boşaltılması planının doğrudan sonuçları olacak. Farklı toplumsal ve
siyasi geçmişlerden gelen bu insanlar için gerçek bir Golgota
yaklaşıyor; üstelik her biri bu süreci tek başına yaşayacak ve normal
koşullarda birbirlerine verebilecekleri karşılıklı desteği bile
bulamayacaklar. Bu insanların büyük çoğunluğu dayanışma hareketi içinde
tanınmıyor; dağıldıklarında kimse onların peşinden gitmeyecek, kimse
akıbetlerini sormayacak.
“Zirveye ulaşmamış bir açlık grevini durdurmak ne anlama gelir? Zirveye
ulaşmamış herhangi bir mücadeleyi durdurmak ne maliyet doğurur?” diye
düşünüyoruz. Sonuçta bir mücadelenin zirvesi nedir ki; zafer ya da en
azından zafer için harcanan tüm çabaların tükenmesi, ya da amaca yönelik
kısmi ama tatmin edici kazanımlar değilse? Bunun sonraki açlık grevleri
için ne sonuçları olur? Mücadele aracı olarak seçilen şeyi, onu seçen
kişinin anlamsızlaştırdığı bilinci kolektif bilinçaltına işlerse toplum
bunu nasıl karşılar? Bu tür bir emsal, baskı silah deposuna ne tür bir
argüman ve metodoloji sunar? Mücadelelerimizi durdurduğumuzda, talepte
bulunmadığımızda, mücadelelerimiz zirvelerine ulaşmadığında, devletin
hamlelerine refleksif tepkiler vererek hareket ettiğimizde, inisiyatif
almanın doğru anını tanıyamadığımızda gelecek mücadeleler ve gelecek
nesiller için ne miras bırakırız?
200 Kaisariani[3] savaşçısının düşmanın tüfeklerinin karşısında bu
kararlılıkla, yumruklarını kaldırarak, onuruyla ilerlediğini nasıl hayal
edebiliriz –eğer bu kolektif ruha, Haidari’deki örgütsel süreçlerine,
ortak duruşlarının düşmanın zihnine sonsuza dek kazınacağı inancına
sahip olmasaydılar? O fotoğraflar tam da doğru zamanda gün yüzüne çıktı:
Direnenler ölüme dik ve gururla, zafer güvencesiyle yürüyebilir; onu hiç
yaşayamayacaklarını bilseler de.
Açlık grevini kendi tarafımdan bırakmak, ciddi gerekçelerin
bulunmadığını gösterir ve grevin talepleri küçümsemiş olurdu; oysa
halihazırda bunun bir toplumsal bütünün, bir toplumsal projenin yıkımı
anlamına geldiğini zaten açıkladık. Prosfygika Topluluğu’nu küçümsemiş
olurdu ve açlık grevi aracını anlamsızlaştırarak sonraki herhangi bir
açlık grevi, gelecekteki mücadeleler ve nesiller için kötü bir miras
bırakmış olurdu.
“Fikirler tahliye edilemez”
Ne yazık ki geçmişteki yenilgiler bizi mücadeleleri kazanmaya bakmadan
yürütmeye, başlamadan teslim olmaya, talepte bulunmamaya, kan
nehirleriyle kazanılmış kazanımlar yitip giderken bile en düşük
maliyetle mücadele etmeye alıştırdı.
Uzun yıllardır, her işgal ve öz örgütlenme girişiminin tahliyesinin
ardından “fikirler tahliye edilemez” sloganı benimsenmiştir –ve
gerçekten öyledir, öyle olmalıdır ve var olmaya devam etmek istiyorsak
bunu savunmayı sürdürmeliyiz. “Fikri” savunmak, ona ihanet etmemek,
başını eğmemek, mücadeleye devam etmek anlamına gelir. Örneğin her
mahkemede bir anarşist “fikirlerini” maliyete bakmaksızın savunduğunda,
aynı zamanda maddi bir zemin inşa eder: “Fikirleri” kovuşturma
mekanizmalarına karşı zırhlar, dayanışma hareketini canlandırır,
“fikirleri” yayar, yeni savaşçılara ilham verir. Ambelokipi davasında[4]
yargılanan anarşist yoldaşlar Marianna Manoura ve Dimitra Zarafeta tam
da böyle bir miras bıraktı; siyasi kimliklerini, anarşist şehit Kyriakos
Xymiteris’in siyasi kimliğini, anarşizmi ve “fikri” savundular.
Peki onu taşıyan maddi özne olmadan, zeminde köklenmeden “fikir” var
olmaya devam edebilir mi? Zemin ile “fikir” arasındaki diyalektik
ilişkiyi kavrıyor muyuz? “Fikir” zemine köklenmeksizin ne kadar süre var
olmaya devam edebilir? “Fikirler tahliye edilemez” dediğimizde ya da
“fikirlerimizi” savunduğumuzda, açıkça kolektif kimliğimizi,
inançlarımızı, ahlaki ilkelerimizi ve değerlerimizi kastediyoruz.
Sonuçta tüm bunların, tezahür edecekleri maddi zemin olmaksızın bir
anlamı olabilir miydi? Tarihsel olarak, sömürgeciliğin kökünden söküp
attığı pek çok kabile “fikirlerini”, inançlarını ve kolektif
kimliklerini de yitirdi. Benzer biçimde modern kentsel yaşam tarzı,
geleneksel kırsal yaşam biçimini yerinden ederken toplulukçu kültürü de
bir kolektif kimlik olarak dışladı. “Fikirler” kolektif bir ihtiyacı
karşılamak üzere ortaya çıkar; bir kolektif kimlik gelişir, kültür,
kurum ve uygarlık haline gelir. Köylerinden kopan iç göçmenler, kentin
yeni yaşam koşullarına göre şekillenen ihtiyaçlar edindi; kimlikleri de
bu yeni koşullara uyum sağladı. Kırsal yaşamda kolektif emek maddi bir
gerekliliktir, dayanışma zorlu koşulların dayatmasıdır, toplumsallık ise
mekânın kendisinden doğar. Oysa kentsel yaşam biçimi tam tersine
bireyciliği, yalnızlaşmayı ve yabancılaşmayı besleyecek biçimde
kurgulanmıştır.
“Fikirlerini”, kimliklerini, inançlarını ve değerlerini mahkeme
salonlarında savunan savaşçılar, mücadeleci yolculuklarını hem duvarlar
içinde hem de dışarıda sürdürdüler.
Prosfygika örneğinde “Topluluk” fikri, bazı işgalcilerin zihninde
toplulukçuluk var olsa da, baştan bir tasarım olarak hayata geçirilmedi.
Topluluğu yaratan şey bir ideoloji değil; belirli koşullar içinde
mekanın kendisi, maddi ihtiyaçlar ve manevi ihtiyaçlardı. Bu ihtiyaçlar
üzerinden alt yapılar, örgütsel işleyiş, karar alma mekanizmaları ve
ilkeler çerçevesi oluştu. Tüm bunlar durağan değil, mekan, ihtiyaçlar,
kolektif kimlik, öz kurumlaşma, eleştiriyle yenilenmeyle birbirini
sürekli besleyen canlı bir ilişki içinde gelişiyor.
Zeminin yitirildiği, en savunmasız üyelerini kolektif olarak
savunamadığı, üyelerinin fiziksel olarak uzaklaştırıldığı ve sürüldüğü,
kopuşun ve dağılmanın yaşandığı bir durumda “Topluluk” fikri var olmayı
sürdürebilir miydi? “Fikrin” maddi gerçekleşmesinin tam olarak çözüldüğü
noktada “fikir” nasıl var olmaya devam edebilir ki?
Aşırı bir pozitivist, “önemli olan deneyin başarılı olmasıdır,
dolayısıyla teori uygulanabilirdir” diyebilir. Ama kendimizi kobay
olarak görmemenin yanı sıra, topluluklarda özne-nesne ilişkileri değil,
insani ilişkiler gelişir.
İktidara ne kadar zemin bırakırsak, kazanımlardan ne kadar taviz
verirsek, ne kadar direnmezsek nihayetinde “fikirlerimizi” ya yitiririz
ya da yeni koşullara uyarlarız. Fiziksel yenilgiyi ideolojik yenilginin
izlediğine dair pek çok tarihsel örnek var; geçmişteki hataların
sonuçları bugünkü mücadelelere musallat olmaya devam ediyor.
Açlık grevi: Haklı ve somut taleplerin, adil bir mücadelenin son silahı
Açlık grevi, grevcinin sağlığını ve yaşamını tehlikeye atarak bir
meselenin –yaşam ya da ölüm meselesi olan bir konunun– gündeme taşınması
için verilen karara dayanan bir mücadele aracıdır. Muhatap aldığı
kitlelerde –ister kamuoyu, ister etrafında birleştirmek istediği bir
dayanışma hareketi olsun– mücadele aracını kötüye kullanmadığını ya da
yaşamıyla akla aykırı bir şekilde şantaj yapmadığını göstermek için
yalnızca genel ve belirsiz biçimde adil taleplere sahip olmak yetmez;
kurumların da açıkça bir haksızlık işliyor olması gerekir.
Prosfygika’nın olası tahliyesinde bir dizi insan hakkı ile Yunan, Avrupa
ve uluslararası mevzuatın çok sayıda hükmü ve maddesi ihlal edilmektedir:
a) yeterli barınma hakkının ihlali, b) konut dokunulmazlığı hakkının
ihlali, c) adil yargılanma hakkının ihlali, d) eşitlik ve ayrım
gözetmeme ilkesinin ihlali, e) insan onuruna ve kişisel gelişime saygı
hakkının ihlali, f) aile ve çocukların korunması hakkının ihlali.
Bunların yanı sıra, Bölgenin çalışmasının önerdiği müdahaleler, Kültür
Bakanlığı ve Danıştay tarafından çağdaş tarih ve kültürel miras anıtı
olarak tescillenmiş binaların görünümünü değiştirmektedir.
Bu koşullar altında açlık grevi, haksızlığı önlemeye çalışan bir baskı
kolu işlevi görüyor; kurumları haksızlığı ortadan kaldırma ya da insan
hayatının doğrudan yitirilmesinin bedelini üstlenme ikilemiyle doğrudan
yüzleştiriyor. Elbette kurumlardan söz ederken soyut ve iktidar
medeniyetinin merkezi sisteminden kopuk bir şeyden değil, devlet
–kurumların en büyük atası, varlığının yapısal unsuru haksızlık olan
devlet– suretinde ve benzerinde yaratılmış çok somut kuruluşlardan
bahsediyoruz. Kesin olan tek şey şu: Devlet, hiçbir taviz vermemek ve
grevciyi bir teslim olma durumuna getirmek için elinden geleni ardına
koymayacak. Son yıllarda Yunan devletinin açlık grevcilerini gerçekten
kritik bir noktaya, sağlıkta kalıcı hasar ya da grevci ölümü
tehlikesiyle yüz yüze getirdiği pek çok örnek var. Dayanışma hareketinin
tepkilerine rağmen –ki bazı durumlarda bu hareket oldukça geniş
tabanlıydı– grevcinin yaşamıyla risk alıyor ve oynuyor. Devlet nettir:
geri adım atmaz, “şantajlara” boyun eğmez, gerekli kurumsal prosedürleri
atlamaz, kurumları ortadan kaldırmaz, sorumluluğu grevcinin kendisine
yükler, grevciyi grevi bırakmaya çağırır ve gerisini doktorların ve
hastane personelinin yetkisine bırakır.
Bedel meselesi, devletin bir açlık grevcisinin ölümüyle tetiklenebilecek
gerilimi ve istikrarsızlığı yönetip yönetemeyeceği sorusuyla
bağlantılıdır; özellikle grevin talepleri insan hakları uluslararası
sözleşmelerine dayandığında. Devlet kurumlarının olası bir geri adımında
belirleyici rol, toplumun kayda değer bir kesiminin yaklaşmakta olan bir
ölümün hissizliği karşısında duyarlılaşmasına bağlı olacak.
Bu açlık grevi söz konusu olduğunda, ılımlı muhafazakar kesim de dahil
olmak üzere kolektif bilinci duyarlılaştırabilecek tüm etkenler mevcut
olmasına karşın ve grevin iki ayı aşkın bir süredir devam etmesine
rağmen konu henüz kamuoyunun gündemine yeterince giremedi.
Başlangıcından bu yana açlık grevi geniş bir dayanışmacı kesimce
desteklendi. Şimdiye dek başlıca propaganda araçları tüketildi: İddia
alanının her kesiminden binlerce dayanışmacının katıldığı 3 yürüyüş;
bölge ve belediye meclislerine, parlamento siyasi liderler toplantısının
yapıldığı sırada parlamento avlusunda eylemli müdahaleler; bir gazeteci
ve siyasi partilerin meclise soru önergeleri; çevrimiçi haber siteleri
ve gazetelerde röportajlar; Yunan büyükelçiliklerine yönelik eylemler &
yurt dışında dayanışma eylemleri; geniş kitlelerce tanınan sanatçıların
Prosfygika mahallesini ziyaretleri ve bildirgeleri; Zapatistalardan
Rojava’ya, ABD’den Singapur’a uzanan uluslararası dayanışma
açıklamaları; konserlerde ve tiyatro gösterilerinde eylemler. Topluluğun
taleplerini desteklemek amacıyla binlerce imza toplandı; destek
kampanyası Syntagma Meydanı’nda ve Leoforos Alexandras’ta günlük olarak
sürdürülüyor.
Ülke genelinde muhalif hareket, yazılar, pankartlar ve dayanışma
eylemleriyle sürekli bir varlık sergilerken, Atina’da pek çok muhalif
hareketin meclis toplantısı Prosfygika’nın Sosyal Merkezi’ne taşındı. Eş
zamanlı olarak Prosfygika’da çok sayıda etkinlik düzenleniyor; hemen
hemen her gün kültürel ve siyasi etkinlikler gerçekleşiyor.
Türkiye’den 11 siyasi mahkumun açlık grevleri dışında Yunanistan’da 80
günü aşan tek açlık grevi bu. Genellikle uzun süreli açlık grevinin 50.
gününe yaklaşınca –pek çok durumda çok daha erken– grevcinin sağlığı
belirgin biçimde sarsılır; bu da durum netleştikçe, baskı eylemleri ve
dayanışma eylemlerinin sıklığında, katılımında, yaratıcılığında ve
yoğunluğunda belirleyici bir etken haline gelir.
Bu açlık grevinin stratejisi, dayanışma hareketi içinde ve kamuoyunda
grevin taleplerinin iletilmesi için zaman kazanmak amacıyla elektrolit
takviyesiyle süreci uzatmaya ağırlık veriyor. Paralel olarak, sorumlu
kurumlar üzerinde gerekli baskıların uygulanması için tırmanmaya olanak
tanıyacak bir zaman dilimi hedefleniyor ancak bu sürenin kesin
olmadığını ya da grevcinin sağlığının günden güne sarsılmayacağına dair
herhangi bir güvence bulunmadığını belirtmeliyim. Açlık grevcisi geçen
her gün yaşamını riske atıyor.
Kendi durumumda, son ölçümlere göre 20 kilodan fazla –yani başlangıç
vücut ağırlığımın yüzde 30’u– kaybettim. Kas erimesi, sık baş dönmeleri
ve alt ekstremitelerde sürekli uyuşma yaşıyorum. Kan tahlillerim, açlığa
bağlı doğrudan belirtiler gösteriyor ve ani kriz riski taşımaya devam
ediyor. Ayrıca ayağa kalktığımda ortostatik hipotansiyon ve taşikardi
görülüyor; uyku bozuklukları da her gün sürüyor. Günlük belirtilerin
ötesinde yaşadığım ciddi krizler ise şunlar: bayılma atağı, ağır
hipoglisemik atak ve elektrolit dengesizliğine bağlı tehlikeli aritmiler.
Doktorlara göre tüm bunlar, şu an işlevselliğimi yitirmemiş olsam da,
ani komplikasyonlar için risk taşıyor. Bu açlık grevi yöntemi
Yunanistan’ın büyük çoğunluğu için ne denli yeni ve bilinmezse benim
için de o denli yeni ve bilinmez; dolayısıyla aktarabildiğim tek şey
kişisel deneyimim ve tarihsel örnekler.
Özellikle Türkiye’deki devrimcilerin kolektif deneyimine göre, bu
stratejiyle, hiçbir takviye alınmadan sürdürülen açlık grevlerine
kıyasla çok daha uzun süre hayatta kalınabiliyor. Pek çok durumda bu
stratejiyi izleyen grevcilerde yaşamsal organlarda kalıcı hasar
oluşuyor; bir kısmı komaya giriyor, felç geçiriyor (Wernicke-Korsakoff
sendromu) ya da uzun soluklu bir açlık maratonunun ardından hayatını
kaybediyor. Bu vakalarda ne belirli bir sınır ne de net bir süre aralığı
vardır. Önceki sağlık durumu ve tıbbi geçmiş, başlangıç vücut ağırlığı,
kişinin vücut yapısı, bedensel gücünü ne ölçüde koruyabildiği ve dengeli
su ile elektrolit alımı; ayrıca olası enfeksiyonlar, virüsler, aritmiler
gibi öngörülemeyen pek çok etken, grevcinin sağlığını aniden çökertebilir.
Bu tür bir açlık grevi yapan grupla ilk temasım, 2020 yılında Grup Yorum
müzik grubunun üyelerinin “terörle” suçlanarak toplu tutuklanmalarına,
kültür merkezlerine yönelik saldırılara ve konserlerinin yasaklanmasına
karşı çıkmak ve adil yargılama talep etmek için açlık grevine
başlamasıyla oldu. İlk hayatını kaybeden, tahliyesinin ardından da açlık
grevini sürdüren Helin Bölek’ti; 3 Nisan 2020’de hayatını kaybetti. Onun
hikâyesi beni sarstı ve derin bir iz bıraktı; bunun yalnızca benim için
geçerli olmadığından eminim. O günleri hatırlıyorum; bir yoldaşla
konuşurken bana Helin Bölek’i Kafkasya’da bir kayaya zincirlenmiş ve 288
gün boyunca bir kartalın bağırsaklarını yediği şekilde hayal ettiğini
söyledi. Helin Bölek’in alevi sönmedi; yeryüzünün her köşesinde,
haksızlığa karşı her mücadelede insanlığı aydınlatmayı sürdürüyor.
Onun onuruna, Grup Yorum’un tüm şehitlerinin, 1944 Emek Bayramı
Kaisariani’nin 200’ünün, 9 Mayıs 1936’da düşen Tasos Tousis’in ve Mayıs
1936 Selanik ayaklanmasının tüm şehitlerinin[5], 1886 Şikago’nun
anarşist şehitlerinin ve evrensel özgürlük uğruna hayatını kaybeden
herkesin anısına, Aiskhylos’un Zincire Vurulmuş Prometheus
tragedyasından şu dizeleri ithaf etmek istiyorum:
“Biliyordum zaten bu haberleri,
bana getirenin kim olduğunu da;
ve onur sayarım, düşmanlarımın
bana bir düşman gibi eziyet etmesini.
Haydi! Üzerime insin ateşin
çift ağızlı alevi;
ve gök sarsılsın
gök gürültüleriyle,
yaban rüzgârların çarpıntısıyla.
Onların hücumu
yerin köklerini sarsın,
ve denizin dalgaları uğultusuyla
kapatsın yıldızların gökyüzü yollarını.
Ve savursun bedenimi
kara Tartaros’a,
amansız bir zorunluluğun
girdabına!
Ne yaparsa yapsın,
beni öldüremeyecek!”
“Ey saygıdeğer annem ve ey ether,
ey her şeyi kuşatan ışık,
görüyor musun
nasıl haksızlığa uğrayarak acı çektiğimi”
Güncel durum ve beliren fırsatlar
Sistem krizi derinleştikçe ve bunun yerel düzeydeki somut yansımalarıyla
birlikte, bu açlık grevinin yalnızca taleplerle sınırlı olmadığını; aynı
zamanda hem kritik bir önem taşıdığını hem de yeni fırsatlar barındıran
bir konjonktürde yürütüldüğünü giderek daha iyi anlıyorum.
İşgal Edilmiş Mülteci Evleri (Prosfygika) Topluluğu’nun aşağıdan
yukarıya bir toplumsal özyönetim modeli olarak öne çıkarılması, bu
mücadelenin ve onu destekleyip sürdürme çabasının temel bir parçası
olmalıdır.
Büyüklük kompleksine kapıldığımı düşünmeyin: Düşmanın her saldırısının
karşı atağa dönüştürülmesi gerektiğine inanıyorum. Ayrıca İşgal Edilmiş
Mülteci Evleri (Prosfygika) Topluluğu’nu diğer toplumsal öz-örgütlenme
ve dayanışma yapılarından, özgür mücadele alanlarından, işgallerden,
icra satışlarına karşı mücadelelerden, taban örgütlenmesi olan
sendikalardan, toplumsal tabanın aracısız ve vesayetsiz mücadelelerinden
ayırmıyorum. Çok daha önemlisi, tüm bunları “doğal toplum” çağından
DNA’mıza işlenmiş olan ve her toplumsal temasımızda, her dayanışma ve
karşılıklı yardım içgüdüsünde, her “BEN”in “BİZ”i savunduğu eylemde
kendini gösteren toplulukçu kültürden koparmıyorum. Bu kültür, bu
örgütsel yapılar bizim komünlerimizdir; sahip olduğumuz araçlarla ve
bulunduğumuz noktadan dünyaya sunacağımız öneridir. Hedefimiz onların
organik bağlantısı, koordinasyonu, ortak stratejisi ve yayılması olmalıdır.
Bunu, Mayıs 1936’da Zaragoza Kongresi’nde CNT’nin özgürlükçü komünizm
anlayışının temelini oluşturan broşürün yazarı Isaac Puente’nin
sözleriyle ifade etmek gerekirse: “Yeni toplum eskinin kabuğundan çıkar.
Gelecekteki toplumun unsurları halihazırda mevcut düzenin içinde yer
alır. Bunlar sendikalar ve özgür komünlerdir –eski, köklü ve dinamik
halk kurumları; kentsel ve kırsal alanlardaki tüm şehir ve köyleri
kendiliğinden örgütleyen ve kapsayan yapılardır.”
Herhangi bir alternatif modele olan tüm inancını yitirmiş
toplumlarımıza, eğer toplumsal öz yönetim değilse ne önerebiliriz?
Geçmişin deneyimini eleştirel biçimde değerlendirmezsek, Yunan toplumu
yeniden meydanlara ve sokaklara kitlesel olarak çıktığında ne
önerebiliriz? Tempi hareketi[6] şunu gösterdi: Bir “ŞEHİTLER” ailesi
derneğinin örgütlenmesi ve merkezi sloganın “ADALET” olması toplumsal
güçleri ve dinamikleri harekete geçirip birleştirmeye yetti. Nihayetinde
direnen ve dönüşümü getirecek toplumsal dinamik nerededir; eğer bunu,
soğuk savaş sonrası dönemin, özellikle 21. yüzyılın şafağında filizlenen
mücadelelerinde göremiyorsak? Halkların kendi topraklarını sermayenin
yağmasına karşı mücadelelerinde, meydanlarda, parklarda, doğayı koruma
mücadelelerinde, işgal girişimlerinde ve Seattle, Cenova, Selanik’te
yoğrulan, indymedia’da, savaş karşıtı mitinglerde, antifaşist
mücadelelerde, sosyal adalet mücadelelerinde yeşeren enternasyonalist
çabalarda toplumsal dinamiği tanıyabilir miyiz? Ve sonuçta, tüm bu
birikimi devrimci bir öneriye dönüştürebilmek için, içe kapanma,
mücadelelerin birbirinden kopukluğu, elitizm, iradeye aşırı bel bağlama
ve hegemonizm gibi sorunlara özeleştirel bir şekilde yaklaşmazsak bu
nasıl mümkün olabilir?
Avrupa Birliği savunma özerkliği hasretiyle bir topluluk-devlet olarak
bütünleşirken, NATO 2020’den itibaren Rusya ve Çin tehdidine karşı on
yıllık bir savaş hazırlığı koşusu planladı. Rusya’ya kanalize edilen
eski savaş teknolojisinin yerini yeni silahların aldığı, askerlik
modelinin yeniden yapılandığı, Yunan toplumunun hızla militarize
edildiği, Yunan devletinin giderek daha aktif biçimde emperyalistlerin
çatışmalarına katıldığı, Yunan ordusu subaylarının çatışma bölgelerinde
eğitildiği ve “ASPIDES” operasyonunun[7] koordine edildiği istikrarsız
jeopolitik ortamda, doğrudan askeri müdahalenin uzak bir tehdit olmadığı
görülüyor.
Yunan devleti, ülkeyi Avrupa’ya kontrollü işgücü akışı sağlayan bir tür
toplama kampları ağına, deniz ve kara sınırlarında göçmen
mezarlıklarına, kırsal alanları tahrip etme pahasına Avrupa’ya ucuz
enerji sunan büyük bir askeri üs ve enerji merkezine dönüştürdü. Aynı
zamanda ülke, iki rakip ekonomik koridorun (Tek Kuşak, Tek Yol Girişimi
ile IMEEC) kesişim noktasında yer alıyor ve giderek turizm endüstrisine
bağımlı hale getiriliyor. KAP’ın (Ortak Tarım Politikası – CAP) küçük ve
orta ölçekli üreticilere verdiği zarar, ilaç sanayisine artan
bağımlılık, tek ürün tarımı ve sözde yeşil dönüşümle birlikte oluşan
tahribatın ardından, geriye kalan ekonomik alanlar da Mercosur
ülkeleriyle yapılan anlaşmalarla tasfiye edilmeye çalışılıyor.
Çatışmalar nedeniyle derinleşen ekonomik krizle birlikte IMF, Batı
Balkan ülkelerine ve Yunanistan’a müdahale etmeye başladı; ülke tam
anlamıyla neo-liberal modele geçiş sürecindeyken Floridis ceza yasası ve
8 yeni cezaevi toplumu yeni distopyaya boyun eğdirmeye hazırlanıyor.
Bu tablo içinde, hükümeti ağırlıkla etkileyen bir dizi skandal ve iddia
da göz önünde bulundurulduğunda, ülke seçime gidiyor. Güç dengelerinin
ve olası koalisyon kombinasyonlarının şimdiye kadarki görünümü, bir
sonraki dönemin, hiçbir burjuva-parlamenter partinin klasik istikrar
yanılsamasını bile sunamayacağı hükümet istikrarsızlığı dönemi olma
ihtimalinin yüksek olduğunu gösteriyor. Kesin olan şu: Siyasi sistemin
tamamının önerebileceği tek şey yoksulluk, skandal, yolsuzluk, baskı,
insan yaşamının değersizleştirilmesi ve emperyalist savaş makinasına
daha derin katılımdır.
Görünen o ki Yunan toplumu önümüzdeki dönemde bir kez daha güçlü bir
sarsıntı yaşayacak. Öte yandan, kendilerini “sistem karşıtı” gibi
gösteren gerici güçler, aslında örgütlenip büyümek istediklerini daha
önceki dönemde zaten açıkça göstermişti.
Mitsotakis hükümetinin, yaklaşan seçim sürecinde istikrar ve düzenli bir
gidişat sağlamaya çalıştığı anlaşılsa da, bu kadar akışkan ve çok
katmanlı bir derin kriz ortamında, en yoksul toplumsal kesimlere ve
muhalif harekete yönelik kapsamlı saldırıların gündeme gelmesi olasıdır.
Merkezde yaşanan seçmen kaybıyla birlikte, artan baskı politikaları Yeni
Demokrasi hükümeti için aşırı sağ ve muhafazakâr seçmen tabanını çekip
konsolide etmede bir araç hâline gelmektedir.
Direniş hareketi güçlerinin görevi, siyasi kimliğimizi ve önerimizi
savunmak, topluluğun özünde yer alan toplumsal yapıyı korumak,
varoluşsal baskı koşullarına direnmek ve toplumsal dokunun aktif bir
parçası olmaktır.
Burjuva partileri seçim yarışına hazırlanırken, biz de yollarda, direniş
içinde ve mücadele süreçleriyle birlikte şekillenmeliyiz. İradeye dayalı
yönetim anlayışına karşı, toplumsal öz yönetim üzerine kurulu bir
alternatifin mümkün olduğunu birlikte ortaya koymalıyız. Prosfygika
mücadelesi ve açlık grevi, bu dönemde farklı mücadelelerin ve direniş
hatlarının kesişebileceği bir zemin oluşturabilir. Öz örgütlü
girişimlerin bir araya gelerek daha koordineli bir şekilde hareket
etmesine de imkan sağlayabilir.
Toplumsal reflekslere, dayanışma hareketine ve mücadelenin haklılığına
derin bir inançla kazanabiliriz ve gelecek mücadelelerin cephaneliğine
bir miras bırakabiliriz.
Açlık grevcisinin ölümünün getireceği bedel karşısında devleti geri adım
atmaya zorlayacak olan, her şeyden önce örgütlü güçler ve dayanışma
hareketidir. Eğer Erdoğan tipi bir rejime özgü yeni bir aşamaya
geçilmişse, bu durumda devlet; mahallenin “yeniden düzenlenmesi” ve
İşgal Edilmiş Mülteci Evleri (Prosfygika) Topluluğu’na yönelik
saldırılar üzerinden kamuoyunu yeni bir distopyaya, yani direnenlerin
neyle karşılaşacağına hazırlamaktadır. Aynı zamanda, bir açlık
grevcisinin ölümünün tetikleyeceği her türlü öfke dalgasını da aşırı
baskıyla karşılamaya hazır durumdadır.
Böyle bir durumda, geride kalanların omuzlarında taşıyacağı tabutların
ilki ben olacağım. Yaşamımı, toplumsal mücadeleye adamış ve buna inançla
bağlı bir insan olarak sahip olduğum olanakları küçümsemeden;
Prosfygika’nın çocuklarından, Topluluğun daha genç üyelerinden daha
fazla yaşamış, herhangi bir yükümlülüğü olmayan, kendi ülkesinde bir
erkek ve batılı olmanın tüm ayrıcalıklarına sahip biri olarak, sırada
ilk olmayı tercih ediyorum. Ama bundan da öte, her amacımın, her
hayalimin ve yaşamak isteyeceğim her anın, bağlı olduğum kolektif
yapıların mücadeleleri içinde süreceğine dair bir kesinliğe sahibim:
İşgal Edilmiş Mülteci Evleri (Prosfygika) Topluluğu ve Konfederal Birlik
Platformu. Nihayetinde bunların hepsi devletten, kapitalizmden ve
ataerkillikten özgürleşmiş her komünde, her yapıda, her özgürleştirilmiş
alanda yaşamaya devam edecek. Eğer ilk ölen ben olacaksam, bunu şimdiden
ve cüretle söyleyebilirim:
Özgürlüğün gübresi ilk ölenlerdir!
► Dayanışma dünyasına, yollarda birlikte yürüdüğümüz herkese yoldaşça
bir çağrı:
İşgal Edilmiş Mülteci Evleri (Prosfygika) Topluluğu ile dayanışma
eylemlerinin yükseltilmesi
İşgal Edilmiş Mülteci Evleri (Prosfygika) Topluluğu ve açlık greviyle
dayanışma süreçlerinin ve inisiyatiflerinin güçlendirilmesi
Syntagma’da ve Alexandras Caddesi üzerinde her gün kurulan imza toplama
noktalarının desteklenmesi
► Devletin tutsak ettiği anarşist yoldaşlar Marianna Manoura ve Dimitra
Zarafeta’ya güç ve dayanışma
► Koukaki İşgal Topluluğu’na güç ve dayanışma
İşgalcilerin hapsedilmesi düşünülemez.
► Kyriakos C gemisine ve Filistin ablukasını kırmak için özgür
insanların yolunu açan Global Sumud Filosu’nun tüm gemilerine iyi ve
başarılı bir yolculuk diliyorum
Pusulalarınız bize direnişin yolunu gösteriyor.
► Devlet baskısı sonucu hayatını kaybeden Vasileios Maggos için adalet
mücadelesine zafer
► Her zaman birleştirici olan anarşist yoldaş Kyriakos Xymitiris
ölümsüzdür, her mücadelede aramızdadır
Bu açlık grevinin talepleri şunlardır:
Attika bölgesi tarafından sözleşmenin derhal iptal edilmesi.
Mülteci Konutları’ndaki (Prosfygika) tüm sakinlerin, halihazırda ikamet
ettikleri ve sosyal, kültürel, organik bağlarla bağlı olduklari ev, yer
ve bölgede kalmaya devam etmesi.
“Katoikoi Kai Filoi Prosfygikon L. Alexandras A.M.K.E.” (Alexandras
Caddesi Prosfygika Sakinleri ve Dostları) ünvanlı kentsel kâr amacı
gütmeyen şirket tarafından, kendi finansmanıyla Mülteci Konutları’nın
yenilenmesine yönelik somut güvencelerin verilmesi! – Mülteci
Konutları’nın “yeniden düzenlenmesine” tek bir kamu kuruşu harcanmasın!
Ya kazanacağız ya kazanacağız
Aristotelis Chantzis
Leoforos Alexandras Prosfygika İşgal Topluluğu’nun sakini ve üyesi
5/2/26’dan itibaren açlık grevcisi
30/4/26
[1] Panos Routsis, 2023 yılında Yunanistan’da ve 57 kişinin hayatını
kaybettiği Tempi tren kazasında 22 yaşındaki oğlu Denis’i kaybetmiş;
adaletin sağlanması ve şeffaf bir soruşturma talebiyle açlık grevi
eylemine girmiştir.
[2] Zalongo Direnişi: 1803 yılında Osmanlı İmparatorluğu’na karşı
direnişte, Ali Paşa güçleri tarafından kuşatılan Souli bölgesindeki
kadın ve çocuklar, esir düşmek yerine uçurumdan atlayarak yaşamlarına
son vermiştir.
[3] 1 Mayıs 1944’te Atina’daki Kaisariani Atış Poligonu’nda 200 komünist
tutsak Naziler tarafından kurşuna dizilerek katledilmiştir. Tutsaklar
öncesinde ağır işkencelerle tarihe geçen Haidari Kampı’nda tutulmuştur.
[4] Ambelokipi Davası: Anarşist Kyriakos Xymitiris şehit düştüğü
Ambelokipi’deki bir patlama ardından açılan davada iki kadın anarşist
hakkında tutsaklık kararı verilmiştir.
[5] Selanik tütün işçilerinin 1936 yılında başlattığı genel grev ülke
tarihindeki büyük işçi hareketlerinden biridir. Grevin bastırıldığı
kanlı saldırılarla aynı zamanda diktatörlük döneminin yolu açılmıştır.
[6] Tempi hareketi, 2023 meydana gelen büyük tren kazasında açığa çıkan
devletin ihmaller dizisine karşı, özellikle üst düzey sorumluların
yargılanmasını isteyen çeşitli kesimlerin buluştuğu büyük bir adalet
hareketir.
[7] ASPIDES, AB’nin Husilere karşı Kızıldeniz’de AB gemilerini korumak
ve ticari trafiği güvence altına almak iddiasıyla yürüttüğü operasyon.
https://www.yeryuzupostasi.org/2026/05/16/fikirler-tahliye-edilemez-aristotelis-hantzis/
________________________________________
A - I n f o s Anartistlerce Hazirlanan, anartistlere yonelik,
anartistlerle ilgili cok-dilli haber servisi
Send news reports to A-infos-tr mailing list
A-infos-tr@ainfos.ca
Subscribe/Unsubscribe https://ainfos.ca/mailman/listinfo/a-infos-tr
Archive http://ainfos.ca/tr
- Prev by Date:
(tr) France, UCL AL #371 - Ekoloji - Kadmiyum: Tarım İşletmelerinin Yararına Yavaş Bir Zehirlenme (ca, de, en, fr, it, pt) [makine çevirisi]
- Next by Date:
(tr) Australia, ARC UP: Göçmen ve Yerli Sınıf Gücünü İnşa Etmek (ca, de, en, it, pt) [makine çevirisi]
A-Infos Information Center